Doğu Anadolu’da sönmemiş bir volkan: Altan Hoca üzerine bir değini

Çiler Çilingiroğlu*

“Pazar günleri kazıda çamaşır yıkama günüydü. Ayanis’ten deniz kenarına inenler çamaşırlarını sodalı suda yıkar, sonra onları çakılların üzerine serer ve kuruturdu. İşin ilginci, ta 1942’de babam Van’da memurken onlar da pazar günleri göl kenarında çamaşır yıkamaya giderlermiş.”

Böyle anlatmıştı Altan Çilingiroğlu Van Gölü’yle ilgili kendi hatıralarından birini, kendi babasının da çok eskiden Van’da görev yaptığını ilginç bir tesadüf olarak vurgularken… Van, onun için çok özeldi.

Ayanis’te 2002 kazı sezonunda bronz bir kazan ortaya çıkarken Altan Çilingiroğlu ve kazı emekçileri.

Altan Hoca, gür sesiyle, güçlü belagatiyle konuşmaya başladığında, Van’a gitmemiş, denizi görmemiş, yanardağların heybetine tanıklık etmemiş bile olsanız, tıpkı peri masalı dinleyen küçük bir çocuk gibi büyülenir kalırdınız karşısında. Bir koca coğrafya, peyzaj ve tarih, orada zihninizin içinde rengarenk resimler olarak canlanıverirdi. İstemsizce sevmeye ve saygı duymaya başlardınız Doğu Anadolu’ya, Van Gölü’ne, Altan Hoca’ya.

Van Gölü, dünyanın çok özel jeolojik oluşumlardan biri. Dibinde birikmiş sedimanları içinde 600 bin yıllık bir hikaye saklı. Dünya’nın 4,5 milyar yaşı yanında kısa gibi gözükse de, insan aklının zorlukla kavrayacağı bir zaman dilimi bu. Bölgenin Buzul Çağı’nda ne kadar kurak bir iklim ve bitki örtüsüne sahip olduğunu böylelikle öğreniyoruz. Günümüzden önce 11600’lerde Holosen’in başlamasıyla nasıl da bir anda yağışın ve ılımanlığın arttığını; meşe, ardıç, çam ve fıstık gibi bitkilerin bölgede yükselişe geçip hakimiyet kurduğunu anlıyoruz. Urartu Krallığı’nın da hakimiyetini kurduğu alan işte tam da Holosen’in kararlı iklimine sahip bu dağlık, engebeli coğrafyadaki en büyük su kütlesinin yanı başı.

Bölgede iklimden başka kararlılık gösteren diğer bir şey ise sismik hareket. Bölgenin tektonik hareketliliği jeolojik zamanlar boyunca hiç bitmiyor ve uzun bir süre de bitmeyecek. Arap Yarımadası’nın Anadolu plakasına yaptığı yoğun baskı, gölün çevresinde çok sayıda irili ufaklı fay hatları oluşturuyor. Tektonizmanın hareketliliği, bölgedeki çok sayıda volkanın varlığıyla da kendini yeryüzünde binlerce metre yükselen tekil masifler olarak gösteriyor. Van Gölü’nün sedimanları çevredeki Süphan, Nemrut, Tendürek, Ağrı gibi volkanların patlamalarından geriye kalan tefra tabakalarıyla dolu.

Urartu dönemini de içine alan MÖ 1. binyılda Van Gölü sedimanlarında korunan tefra tabakaları bize volkanizmanın aktif olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Olasılıkla en son 10 bin yıl önce patlamış olan Süphan Dağı’nın bir daha patlamayacağı ne malum? Tendürek, Nemrut gibi bölge volkanları şu an için uykudalar ama tamamen sönmüş değiller. Urartular’ın bölgenin sismik hareketliliği karşısında hangi mimari ve mühendislik önlemleri aldıklarını Arkeo Duvar’ın 3. sayısında ele almıştı Altan Çilingiroğlu ve Atilla Batmaz.

‘BU DÜNYADAN GEÇİŞİMİZ NEDİR Kİ?’

Van Gölü’nün 600 bin yıllık öyküsünün minik bir anına gerçek zamanlı olarak tanıklık edebiliyoruz biz. Altan Hoca bize onun son birkaç bin yılını anlatıyordu: Bazen “Erken Transkafkasya” halklarını, bazen de “MÖ 2. binyıl boyalı çanak çömlek kültürlerini” dinliyordunuz ondan. Bazen Urartuların gözünden, bazen de kendi hatırasından bir ruh üflüyordu Doğu Anadolu’ya.

Elizabeth Stone ve Altan Çilingiroğlu kazılarla ilgili bir konuyu tartışırken, arka planda Van Gölü.

Hepimiz biliyoruz, kalıcı olan hiçbir şey yok evrende, sürekli bir oluş halinde her şey. Genişleyen bir evrende, milyarlarca galaksinin içinde, hiçbir dikkat çekici özelliği olmayan Samanyolu’nun kenarındaki, alelade bir güneşin etrafında dönen bir gezegendeyiz. Ömer Hayyam’a atfedilen bir dörtlükle anımsıyoruz hakikati:

Denizde boğulan su damlacığı,

Toprakta eriyen toz zerreciği,

Bu dünyadan geçişimiz nedir ki?

Değersiz bir böcek,

Bir göründü, bir yok oldu.

Bu geçicilikle karşılaşma ilk başta acı verse de, anımsama yoluyla geçmişi yaşatabilmeyi keşfetmiş insanlık. Arkeolojinin yaptığı tam da bu değil mi? Babamın öyküsünü, Van Gölü sedimanlarındaki tefra tabakalarına benzetiyorum. İzini tıpkı bir volkan patlaması gibi Türkiye arkeolojisinin katmanları arasına bıraktı. O katmanın üzerine yenileri gelecek, onlar da tıpkı Van Gölü’nün dibindeki jeolojik katmanlar gibi muntazam bir şekilde birikmeye devam edecek. Türkiye arkeolojisinin geçmişini bilmek isteyenler, Altan Hoca’nın bıraktığı pırıltılı izleri yeniden ve yeniden keşfedecekler. İnanıyorum ki, biz değersiz böceklere onun daha anlatacağı çok hikaye var.

*Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir